1. Geleneksel (!) Anne Cinnetine Hoş (mu) Geldiniz

Her şeyin olması gerektiği gibi geçtiği (o da her neyse artık) bir 6 ayı geride bıraktık. Murat yarım yaşını doldurdu ve ben kısa bir değerlendirme yapacak olursam kendi adıma çok sıkıntılı geçirmediğimi düşünüyordum. Arada sırada suculara ağlayarak bağırmalar, uykusuzluktan bayılmalar, bel ağrısından yerinden kalkamamalar, dakikalarca doğrulamamalar olsa da çok sıkıntı çekmedim.

Sonra bu değerlendirmeleri yaparken, kendimi bir zorladım. Dedim ki “Esra detaylı hatırla şu 6 ayı. Unutma; kazı beynine. Biliyorum artık nerdeyse adını bile hatırlamakta zorlanıyorsun; Murat’la ilgili olmayan her şey kısa süreli hafızaya girip girdiği gibi toz olup uçuyor; ama hatırlamaya çalış”.

Sonra hatırladım.

Bütün suculara ağlayarak bağırmalarımı, uykusuzluktan bayılmalarımı, bel ağrısından yerinden kalkamadığım günleri ve bu ağrılar yüzünden dakikalarca doğrulamadığım günleri. Ve daha da fazlasını hatırladım. Hatırladıkça durduramadım; sel gibi vurdu beynimin kerpiç köylerini, ne varsa aldı önüne aktı süpürdü. Bütün verimli topraklarımı aldı gitti lanet sular. Başka da bir şey düşünemedim o gün.

Ben aslında ne çok yorulmuşum, ne çok zorlanmışım ve zorlamışım kendimi. Esra’yı lastik gibi çekiştire çekiştire sakız kıvamına getirmişim. Hiç fark etmedim bu kadar zorlandığımı. Ya da bana işin doğası gibi geldiği için, çok rahat kabul ettim bu kadar hırpalanmaları. “Nasıl gidiyor?” diye her sorana “İyi iyi. Çok zor çocuk değil Murat neyse ki” derken aslında kendi kendimi telkinle eğittiğimi fark edememişim. Murat zaten zor olmayacaktı. O hep bildiğini yapıyor; çocuk var olduğundan beri hep aynı kişiydi; zorlanmıyordu. Bendim esas zorlanan. 29 sene dişimle tırnağımla yaptığım, eh oldukça da kendisinden hoşnut olduğum bir ben vardı, etten kemikten ördüğüm, şimdi ufak ufak tırtıklaya tırtıklaya değiştirmeye başladığım. Pek tabii ki, sonradan yapılan rötuşlar bazen eğreti oluyor,  bazen de böyle direnişle karşılaşabiliyor.

“Heh ne sanmıştın ki canım? Bebeği yapıp 2 ay sonra Kadıköy’e bira içmeye mi gidecektin?” dediğinizi duyar gibiyim:) Olay o değil.

“Heh sen de pek tırtmışsın ya! bu yaşında öyle bel ağrıları filan başladıysa, bu oğlan 1-2 yaşına geldiğinde ne yapacaksın?” da demeyin, üzülürüm valla 🙂 Tırtmışım evet:(

Hep bu kendimi telkin etmelerim, bastırmalarım “Ay valla yoruluyorum ama o kadar da değil!” diye tuhaf avunmalarımı tıkmışım köşelere diplere. Hiç de öyle “İçime ata ata şiştim ; şimdi de patladı” durumu olmadı. Oldukça başarılı atmışım; hiç şişmedim:) Aksine kendimi öylesine inandırmışım ki bunun normal olduğunu, her yaşadığımı “İyi ki daha kötüsü olmadı” diyerek zayıf bir Pollyanna taktiği ile avutmuşum. Dolayısıyla da her zorlanışımı, ortalama bir başarı hikayesi olarak vasat olaylar dosyasına kaldırıp unutmuşum.

Bu dosyaların ağırlığını dönüp “Dur bir bakayım yahu şunlara” dediğimde fark ettim. Düşünürken omuzlarım çöktü, suratım ekşidi.

Bu beyin seli sonucunda tabii bütün o çer çöp bir yere gidecekti, gitti. Bedeni terk etti. Ama ufak çaplı bir anne cinneti olarak çekirdek ailemizin hatıralarında yer ederek gitti. Bir bulvar gazetesinin 3. sayfasına haber niteliği taşıyor muydu bu kısa süreli buhranım? Bence hayır, Göksel için evet:)

Peki bu buhran bizlere bazı şeyleri yeniden düşünmemiz gerektiğini öğretti mi? Bence evet, Göksel için hayır (gibi).

O zaman bu son mu olur?

….

Umarım ama sanmam 🙂

Cinnetsiz, sükûnet içinde, akıl sağlığı zorlamayan nice 6 aylarda değerlendirmeler yapmak üzere…

Sevgilerle 🙂

Paylaşmak isteyen buraya!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *