Uyarı: Duygusal İçerik

Baştan uyarayım, duygusal bir içerik olacak bu yazı. Ağlatan cinsten değil, eğer becerebilirsem düşündüren cinsten.

Bu bir iki gündür geçmişi çok düşünmeye başladım. Murat’tan öncesini, çok öncesini. Lise yıllarını düşünüyorum. Çok şanslıyım ben. Çok mutlu, bence dolu dolu geçen bir ev, okul ve sosyal hayatım oldu. Şu ana kadar bir tane dudağımın kenarının yanağa çektirmeyen hatıraya rastlamadım. Her gün kafaya kravat bele ceket takıp göbek atmadım ama kötüsü bile şahaneydi; kötüsüne de (hatta belki daha fazla) bin bir teşekkür ederim. İyi ki var o anlar; iyi ki yaşamışım.

Evimiz hep sıcak, hep sesli, hep neşeliydi. 5 kişiydik; sessiz olacak değildi ya! Çay sabah 6’da demlenir, gece 2 – 3 gibi altı kapanırdı. Bir günde kaç tur demlenir belli değildi. Hem ev halkından içen çoktu; hem de gelenimiz. Pazar sabahları kahvaltı en az 3 saat sürer; babamın hayat nasihatleriyle noktalanırdı. Şimdi görüyorum ki, insanlar rakı sofrasında öylesine içten, öylesine vurucu konuşuyorlar. Babam ise pazar sabahı 3 kızını karşısına oturttuğunda inci gibi dizi dizi dökerdi düşüncelerini, bazen belki biraz da huzurdan sarhoş gibi, aşka gelir hepimizi öperek kalkardı sofradan.

Çok sesliydi ev. Ailecek çok konuşurduk, konuşuruz. Sabah 6’da başlardık konuşmaya. Akşam okuldan gelen başlardı anlatmaya, her gelen öbürünün üstüne konuşur; annem fazla yüklemeden mavi ekran verinceye kadar devam ederdik.

Çok da gülerdik. Zaten ne zaman ki az güler olduk; kötü şans evimize girdi. Güneş girmeyen eve doktor girer ya, bizde de neşe girmeyen eve ölüm girdi. Babam daha az güler, daha fazla düşünür, daha az konuşur ama daha çok söylenir olduğunda, kalbi dayanmadı.

Biz yas eviyken bile güldük ama. Daha babamın 7’si çıkmamıştı, gittik bütün eski vhs kasetleri DVD ye çevirttirdik. Saatler süren kayıtlar varmış. Annemlerin nişanlı oldukları zamandan, babamın sinemasının açılışından ( Bakırköy’de o zamanların dev sineması babamınmış, ilk E.T.’yi onun sinemada göstermişler. Hep anlatırdı yer kalmadığını, milletin merdivenlerden izlediğini). Güldük onların o genç aşık ama mahcup hallerine, bizim bebekliklerimize, 80 yılların kabarık saçlarına, dev bıyıklarına, renkli camlı gözlüklerine. Ağlayana kadar güldük, gülene kadar ağladık; ama hep konuştuk babamdan.

4 kişi iken başladığımız hayatımıza alışmak bizim için yeni bir mücadele oldu. Öğrenmemiz gereken ve hızlıca adapte olmamız gereken bir hayattı; çok zorlandık. Ama ağlanacak halimize de güldük, daha zor durumda da olabilirdik diye şükrettik güldük.

Okul hayatımda da şanslıydım, en güzel insanları buldum. Belki çok değil bagajımda şimdime taşıdığım insan ama bana hayat boyu yeter, değer.

Nerden çıktı bu flashback ler? Tam çocukluğumun orta yerinden bir yerden fırlayan bir Bon Jovi şarkısı ile. Always filan da değil he, hiç bilinmedik bir şarkı. Jon Bon Jovi’nin sıkılıp da yaptığı solo albümden bir şarkı; Janie Don’t You Take Your Love To Town. Şarkı çalmaya başladı ve ben baktığımı değil 2000 yılında, Elif’le odamızda sesi sonuna kadar açıp dans ederek şarkı söylediğimizi gördüm.  Soluma baktığımda, Nida’nın benim yatağımda oturup bize gülüp gözlerini devirdiğini; sağıma baktığımda kapıda annemi “Kısın şunun sesini kızım!” diye bağırdığını gördüm:) Burnuma taze demlenmiş çay kokusu geldi. Küçücük mutfak masasında ben, annemi, Elif’i, Nida’yı, canım dostum Dila’yı ve annesi Hatice’yi oturup sohbet ederken gördüm. Sevdiğim, bildiğim, özlediğim ne varsa her anım geldi gözüme.

Anı durdurdum.

Çok özledim, acaba yaşlanmak böyle bir şey mi? İleriye değil de geriye bakmaya başlamak mı? Geleceğe değil de geçmişe özlem duymak mı? E ama ben şimdi de çok mutluyum. İkisi beraber olmaz mıydı? Hem hala lisede olup, hem de 30 yaşında olunmaz mı? Hem baba evinin ortanca geveze kızı, hem evinin leyla hanımı, Murat’ın annesi olamaz mıyım? Böyle düşünüyorum diye kendime kızmalı mıyım?

Derken gözümü kırptım salonuma döndüm. Baktım ki yerde bana ışıl ışıl aşkla bakan 2 kahve göz. Ben ne desem, ne yapsam bana aşık olacakmış zaten, olmuş da. Benim bir lafımı nefesini tutup bekliyor. Ben elimi uzatsam o koşarak gelecek gibi. Ben sarılsam, o bana kendini zamklayacak gibi. Ve işin en güzel yanı, o gözlerden bir çift de yan koltukta var. Hayatımda bana aşık 2 erkek var, ve ben öyle şanslı bir kadınım ki , ikisiyle de doya doya aşkımı yaşayabiliyorum:)

Aşklarımın olmadığı bir hayat dayanılmaz geldi; vazgeçtim. Geçmişe özlem, bu aşkları tanımayan, tadına varmamış bir Esra için ancak mümkün olabilir ancak. E o zaman neydi peki beni Jon Bon Jovi’nin sesini duyduğumda tüylerimi ürperten, paralel evrende ergen Esra’ya döndüren?

1- Jon Bon Jovi’nin sesinin ta kendisi olabilir. O her şeye muktedir:) Onun gülüşüne, sesine kurban! 🙂

2- Hep sıcak, hep neşeli, hep sesli ev. Benim özlediğim o evin içinde yaşayan kaygısız gençlik/şuursuz ergenlik/ avarelik. Her şeyin muhtemel olduğu nâmütenâhî bir hayat. Sonsuzluğun korku ve endişe değil, umut verdiği bir kafa. Bütün hayatın tek bir odada, zamansız bir uzayda sonsuza dek 3 kardeşin zıplayarak şarkı söylediği bir ana indirgenmesiymiş özlediğim. “Her güzel şeyin bir sonu var” denmeyen, hiç bir şeyin sonunun olmadığı, her güzelliğin müebbet yediği bir dünyaydı çünkü o.

Şimdi öyle değil tabii hayat. Zamandan bağımsız bir anım yok. Birileri arkamdan hep ondan geriye sayıyor sanki. Dönüp bakıyorum göremiyorum kim o terbiyesiz. Bir yakalasam bir temiz sopa yiyecek benden!

Siz de böyle hissediyor musunuz hiç, bilemiyorum. Şimdi bunu fark ettiğimden beri saate bakmamaya, hayatı yavaşlatmaya çalışıyorum; henüz bir arpa boyu yol almış değilim. Belki ilk iş, Murat’ın uyku saatlerini not ettiğim uygulamayı silebilirim ! (Evet Murat doğduğundan beri elimde bir uygulama, zırt pırt her şeyi kaydediyorum. Çocuk 54 günlükken mesela kaç saat uyumuş kaç defa emmiş, kaç kere çiş yapmış söyleyebilirim. Biliyorum, biliyorum… Sus sus söyleme… Ben de kendime çok söyleniyorum da işte… Laf anlamıyorum bazen)

Her güzel şeyin bir sonunun olmadığı bir kaygısız kafa diliyorum hepimize. Bebeklerin hemen büyümediği, bizim her anını yakalayabildiğimiz, yalayıp yutabildiğimiz, boncuk gözlerinin üstümüze değdiği, ağır geçen hayatlar… 🙂

 

ışıl gözlüm

Paylaşmak isteyen buraya!

6 comments

  1. nergiz says:

    Ah Esra..
    Ben de seninle birlikte gezdim geçmişinde. Araya benimkini de katarak.
    Yine de, bu 39 yılımda yaşadığım bütün güzelliklerin toplamından fazlasını, son 225 günde yaşadım.
    İyi ki seni ve boncuk gözlü Murat’ı tanımışım, iyi ki..

    • caylakanne says:

      🙂 Elit Anne, Blw Annesi:) Mert’in yumuşak yaradılışlı tatlı annesi. Nergizcim o 39 yıla ne kadar güzelmiş, 1 saniyesini değişmemek lazım ki sen sen olmuşsun, Mert olmuş:)

  2. Yelina says:

    Ah ah, ne güzel yazmışsın canım benim. Şimdi o eskii zamanları özlüyorsun ya, o zaman da, yani o liseli zıpır zamanlarda da belki Murat’ı özlüyordun. Sanırım zaman geçmişten geleceğe uzanan düz bir çizgi değil, ve sanırım o eski ve güzel zamanların hepsi, Ayhan Amca, o çay şıngırtıları, o kahkalar, Murat’la beraber geldiler yine. Gidenlerle gelenlerle çaylar hep fokurdasın. Sen de yazmaya devam et nolur.

    • caylakanne says:

      Aynen! Zamanın çizgiselliğini kabul etmeyelim; döne döne giden spiral olsun; her anı yeniden yine yaşayarak yenileri katalım:)

  3. Aslıhan (Hüma'nın annesi) says:

    Aferin iyi yaptın! 2 gün erken dostlarımın düzenlediği doğum günü partimle akşama kadar güldüm eğlendim sen beni ağlattın! Ahh hem de ne ağlatmak, mutluluktan ama çoook mutluluktan. Bazen ben de dönüyorum 14-17-24 hatta ve hatta 5 yaşıma. Sonra beni de iki kişinin yemyeşil gözleri bugünüme döndürüyor. Hooop aslı diyorum bak koskoca 32 yıl yaşadın. Dolu dopdolu yaşadın,anlamlı yaşadın. Çatlayıncaya kadar ağladın patlayıncaya kadar güldün sonra da büyüdün. Yok ya büyümedim sadece ben oldum evet evet ben oldum aslı oldum beni buldum. Ben de kızımı buldum. Ben kızımı kızım beni doğurdu. Onunla döndüm dündeki Aslı yı buldum. Sevdim,okşadım,kızdım büyüttüm getirdim hüma’nın taş gibi can gibi candan öte gibi annesi yaptım o aslı yı. Seviyorum dündeki aslı yı da bugünkü hüma nın annesi aslı’yı da. senin gibi olmadı evimizde belki çoook neşe ama hep şükür oldu hep müdana etmeden eğilip bükülmeden ama vakur ama güçlü yaşamanın duruşu oldu. savaşmadan hiçbir şeye sahip olunamayacağını öğrettiler. bu yüzden savaşarak elde ettim her şeyi bu yüzden seviyorum hayatıma kattığım toz tanesi kadar bile olsa tüm değerleri ve dahi iyi ki tanımış iyi ki hayatımın kâr hanesine eklemişim seni, yoldaşım yolumuz evlatlarımızla hep ışık olsun…

    • caylakanne says:

      Sen ama zaten duygusallığın doruklarındaymışsın:) Arkadaşların sürpriz yaparak seni bol bol doldurmuş sevgiyle; sen de bunu okudun taştın tabii:) Canım benim, bal kızın annesi, bu günlerimizi de neşeyle analım ilerde hep beraber , sen de hep böyle kal vakur ama güçlü ve de tatlı!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *